Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

ABD’nin New York kentinde düzenlenen bir etkinlikle, Hocalı katliamı 17. yıl dönümünde anıldı.

Ermeni silahlı kuvvetleri tarafından 25-26 Şubat 1992′de Yukarı Karabağ’ın Hocalı kentinde öldürülen Azeri Türklerinin anıldığı etkinlik, ABD‘deki önemli Azeri derneklerinin (ASA ve AAC) öncülüğünde Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonun (TADF) desteğiyle Türkevinde yapıldı.

New York Başkonsolosu Mehmet Samsar, konuşmasında, Hocalı’da 17 yıl önce bütün dünyanın gözü önünde yaşanan katliamın acısının Türkiye’de de derinden hissedildiğini söyledi. “Bir millet, iki devlet” olarak tanımlanabilecek Türkiye ve Azerbaycan’ın sevinçleri olduğu kadar acıları da paylaştıklarını belirten Samsar, Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi, gelecekte de her zaman Azerbaycan’ın yanında yer alacağını ifade etti.

Azerbaycan’ın kadın, aile ve çocuktan sorumlu Devlet Bakanı Hicran Hüseynova ise konuşmasında, Hocalı’nın Azerbaycan tarihinde kanlı bir sayfa olduğunu, aradan yıllar geçse de Hocalı’da yaşananların hatırlanması ve dünya kamuoyuna anlatılması gerektiğini söyledi.
Ermenilerin işledikleri suçları kabul etmedikleri gibi, her geçen gün Hocalı hakkında yeni gerçekler bulunduğunu söyleyerek işledikleri katliamı tahrif etmeye ve yaşanan kanlı olayları karşılıklı bir savaş gibi göstermeye çalıştıklarını belirten Hüseynova, Hocalı’da çocuk, kadın ve yaşlıların vahşice katledildiklerini, bunun soykırıma benzer bir eylem olduğunu ve mutlaka dünya kamuoyunca tanınması gerektiğini ifade etti.

Azerbaycan-ABD Konseyi (AAC) Başkanı Cahid Huseynov da konuşmasında, Hocalı katliamının 17. yıl dönümünde “Hocalı İçin Adalet” adı altında bir kampanya başlattıklarını, bu kampanya çerçevesinde San Francisco, Los Angeles, Washington D.C. ve New York’ta protesto gösterileri ve anma faaliyetleri düzenlediklerini bildirdi.

Montana Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Thomaz Goltz ise konuşmasında, kendisinin gazeteci olarak Hocalı katliamını dünyaya ilk duyuranlardan olduğunu ve katliamın canlı şahidi olduğunu belirtti. Hocalı’da yaşananların bütün dünyanın gözü önünde yaşandığını kaydeden Goltz, Hocalı’yı dünyaya anlatmak için yeni bir belgesel çekilmesine dahi ihtiyaç olmadığını, 17 yıl önce çekilen görüntülerin, fotoğrafların olayların gerçeğini anlatmaya yettiğini ifade etti.

Azerbaycanlı milletvekili Havva Mammadova da konuşmasında Hocalı’dan bahsetmenin esasen kendisi için ağır olduğunu, zira bir görgü tanığı olarak katliamı her anlattığında, 17 yıl önce yaşadığı bu kanlı olayları tekrar tekrar yaşadığını söyledi.

Hocalı’dan geriye şehitler ve şahitler kaldığını, Hocalı’da yaşanan katliamın uluslararası kamuoyuna bütün yönleriyle anlatılması gerektiğini belirten Mammadova, 1992 yılında en modern silahlarla donanmış Ermenilerin Hocalı’ya saldırdığını, bunun önceden planlanmış bir katliam olduğunu ve ölenlerin yalnızca Türk oldukları için öldürüldüklerini söyledi.

Azerbaycanlı milletvekili Ganira Paşayeva ise bugün Ermenilerin 1915 olayları için Türklere yaptıkları gibi, Hocalı olaylarının kabahatini de Azerilere yüklemeye çalıştıklarını söyledi.

Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu Başkanı Kaya Boztepe ve Amerika Azerbaycan Derneği (ASA) Başkanı Tomris Azeri’nin de Hocalı katliamını kınayan konuşmalar yaptıkları etkinlikte, Haydar Aliyev Vakfı tarafından hazırlanan Hocalı katliamına ilişkin bir belgesel de gösterildi.

ADANA’da aşırı derecede alkollü olduğu belirlenen 35 yaşındaki Esat Ömür Andırın, direksiyon kontrolünü yitirdiği otomobille düz yolda takta attı, hurdaya dönen araçtan yara almadan çıktı.

Çiftlikte çalışan Esat Ömür Andırın, iş çıkışı arkadaşlarıyla buluşup saat 01.00′e kadar eğlendi. Aşırı derecede alkol alan Andırın, eğlence dönüşü evine gitmek için bindiği 01 RG 174 plakalı otomobiliyle Özdemir Sabancı Bulvarı’nda giderken aracın kontrolünü kaybetti. Yolun sağındaki ağaca çarpan Andırın’ın otomobili, takla attıktan sonra orta refüje çıkıp, yan yattarak durdu. Yakıt deposu delinerek benzin akıtmaya başlayan otomobilde sıkışan Andırın, yoldan geçen sivil polis ekiplerince fark edilerek çıkartıldı.

Alkolün etkisinden kazanın nasıl olduğunu hatırlamadığını söyleyen Andırın, yola akan benzine aldırış etmeden cebinden çıkardığı sigarayı yakıp içmeye başladı. Caddeye akan ve yanma tehlikesi taşıyan benzinin kontrol altına alması için itfaiye çağrıldı. İtfaile görevlileri ile çevrede bulunanlar yan duran otomobili düzeltti.
Trafik ekipleri beklenirken, polis minibüsüne bindirilen Esat Ömür Andırın, oturduğu yerde uyuklamaya başladı. Bu sırada kazayı haber alan annesi Zeynep Andırın da geldi. Hurdaya dönen otomobili görüp oğlunun yaralandığını düşünerek paniğe kapılan anne Zeynep, oğlu Andırın’ı polis minibüsünde uyuklarken görünce rahatladı. Oğlunun boynuna sarılıp yanaklarını öptü. Kazadan mucize eseri kurtulan Andırın, ifadesi alınmak üzere karakola götürüldü.

İngiltere’de Bilgi Alma Özgürlüğü Yasası gereği yapılan bir başvuruyu ve Irak savaşından önce kabine toplantılarında yapılan görüşmelerin ayrıntılarını açıklamayı reddeden hükümetin, savaş konusunu hiç tartışmadığı öne sürüldü.

Irak savaşının başladığı dönemde Uluslararası Kalkınma Bakanı olan Clare Short, savaş öncesinde kabinede neler konuşulduğuna dair başvuruyu “devlet sırlarının korunması” gerekçesiyle reddeden hükümetin başka seçeneği bulunmadığını, çünkü kabinede konunun hiç tartışılmadığını açıkladı.

Savaştan önceki her iki Bakanlar Kurulu toplantısında da hazır bulunduğunu belirten Short, hükümetin bu toplantılarda neler konuşulduğunu açıklamama kararının bu konuşmaların gizliliğiyle ilgili olmadığını, “konunun hiç tartışılmadığının” gizlenmeye çalışıldığını söyledi.

Toplantıda kabine üyelerinin savaşın hukuksal temelini tartışmalarına izin verilmediğini ve dönemin Başbakanı Tony Blair’in “Karar budur” diyerek konuyu kestirip attığını belirten Short, bugün Adalet Bakanı olarak görev yapan Jack Straw’un son iki kabine toplantısının ayrıntılarını “devlet sırlarının korunması” gibi bir gerekçeye dayandırmasının kendisini şaşırttığını belirtti.

Hükümetin 13 ve 17 Mart 2003 tarihlerindeki Bakanlar Kurulu toplantılarının içeriğini açıklamaması üzerine konuşan Short, bugünkü Başbakan Gordon Brown’un da savaşa karşı tavır aldığını hatırlatarak, “Ama bunu savaşa karşı olduğu için değil, Tony (Blair) ile geçinemediği için yaptı” dedi.

Bakanlar Kurulunun savaştan önce 17 Mart 2003 tarihli son toplantısının Kraliyet Başsavcısı Lord Goldsmith’in Irak savaşına ilişkin hukuki mütalaasını vermesi için düzenlendiğini anlatan Short, “O gün toplantıya gittiğimizde önümüzde birer parça kağıt bulduk. Lord Glodsmith tarafından kaleme alınmış bir-iki paragraftan oluşan ve savaşın legal olduğunu anlatan bir metindi. Burada bir sorun bulunmadığını söylüyordu. Lord Goldsmith bunu yüksek sesle okumaya başladı. Biz de ‘Gerek yok, biz okuyabiliriz’ dedik. Bunun üzerine Tony de ‘Hepsi bu kadar, durum budur’ gibi bir laf etti ve toplantı bitti” diye konuştu.

Kendisi itiraz ederken bütün kabine üyelerinin “Clare sessiz ol, dur” dediklerini belirten Short, kendisinin dışında kimsenin konu üzerinde değerlendirme yapmak istemediğini ifade etti.

Göçmen ailelerine müjde

 

Göçmen ailelerine müjde

Bulgaristan’dan 1989-1995 döneminde zorunlu göçle gelen, parasını yatırıp, devletten konut almak için ortalama 17 yıldır bekleyen 17 bin ailenin sorunu çözülüyor.

İŞTE YAYIMLANAN İLK LİSTE

Toplu Konut İdaresi, sorunun çözümü için çıkarılan kanun çerçevesinde, isteyene parasını TÜFE ile nemalandırılmış şekilde iade edecek, isteyene yaptığı konutlardan satacak.

Göçmen vatandaşlara yapılacak ödemenin 40 milyon lirayı bulması beklenirken, bu para ile TOKİ’den konut almak isteyen hak sahibi göçmenlerin, 31 Mart’a kadar ön talepte bulunması gerekiyor.

Konut Edindirme Yardımı (KEY) hesapları gibi kangren haline gelen “göçmenlere yönelik konut edindirme uygulaması”da çözüm aşamasına geldi. TOKİ’nin girişimleri sonucunda İskan Kanunu’nda yapılan değişikliğe istinaden, konut almak için 1989-1995 döneminde devlete parasını veren ve bugüne kadar konut sahibi yapılamayan 17 bin göçmen aile, bir yıl içinde ya nemalanmış şekilde parasını alacak ya da TOKİ’den konut sahibi olacak.

Bulgaristan hükümeti, Başkanı Todor Jivkov döneminde, Müslüman Türkleri zorunlu pasaport vererek sınır dışı etmeye başladı. Göçmenler kitleler halinde trenlerle Türk sınırına bırakılıyordu. Böylece Türkiye, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımını yaklaşık üç aylık bir süre içinde kabul etmek durumunda kaldı. Bu dönemde yaklaşık 65 bin aileye mensup 230 bin bin kişi göçmen olarak Türkiye’ye geldi. Bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar da aralıklı olarak yaklaşık 27 bin ailede 74 bin kişi daha göç etti. Buna göre, bu dönemde 92 bin ailede 300 bin civarında göçmenin Türkiye’ye girdiği tahmin ediliyor. Gelen göçmenlerin büyük bir bölümü daha önce Türkiye’ye göç eden akraba veya komşularının yoğun olduğu bölgelere kendi imkanları ile yerleşirken, bir bölümü de devlet tarafından 14 il merkezi ile 23 ilçe ve beldede göçmen ailelerin parasal katkısı ve borçlandırılması esasına dayalı bir yöntemle yapılan konutlara yerleştiler.

TOKİ’den verilen bilgiye göre, Bulgaristan;dan 1989 yılı ve sonrasında zorunlu göçe tabi tutulan soydaşların iskanı amacıyla, devlet bir uygulama başlattı. Göçmen vatandaşlardan, dönemin parası ile 2,5 milyon liradan 14 milyon liraya kadar peşinat alınarak, devlet eliyle iskan konutları yaptırıldı ve bu vatandaşlara 10 yıla varan taksitlerle satıldı. Bu kapsamda inşa edilen göçmen konutlarına 44 bin 452 göçmen başvururken, bunlardan 23 bin 495′ine konut, 3 bin 975′ine de arsa verildi. Ancak, geri kalan yaklaşık 17 bin göçmen vatandaş, parasını yatırdığı hale konut sahibi olamazken, toplanan paraların iadesi de sorun oldu.

PARA, VADESİZ MEVDUATTA TUTULMUŞ

Devlete para verdiği halde konut sahibi olamayan göçmen vatandaşların paralarının iadesi için 2006 yılında İskan Kanunu’nda değişiklik yapılarak, paraların yatırıldığı dönemden ödendiği tarihe kadar “yasal faiz” uygulanarak değerlendirilmesi ve tutarın 1 yıl içinde vatandaşa ödenmesi öngörüldü. Ayrıca, uygulama konusunda da TOKİ yetkilendirildi.

TOKİ’nin yaptığı hesaplamada, yasal faizin çok düşük olması nedeniyle, para yatıran vatandaşların iade halinde oldukça büyük mali kayba uğrayacağı ve alacakları paranın konut edinmek için oldukça anlamsız kalacağı belirlendi. Söz gelimi, 1991′de dönemin parası ile konut edinmek için 2,5 milyon lira yatıran bir göçmen, söz konusu kanun uyarınca yasal faiz uygulanınca ancak 17 milyon lira alabilecekti. Yasadaki bazı hükümlerin Anayasa’ya aykırılığının belirlenmesi ve göçmen vatandaşların da zarara uğratılmaması için, TOKİ, sorunun çözümü amacıyla geçen yıl İskan Kanunu’nda yeni bir değişiklik yapılmasını sağladı.
Geçen yıl Aralık ayında çıkarılan İskan Kanunu’nda değişiklik yapan kanun uyarınca, Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulup, Türkiye’ye gelerek yerleşmek isteyen Türk soylu kişilere yaptırılan konutlardan almak üzere müracaat ederek para yatıranlardan konut sahibi olamayanlara, bir yıl içerisinde başvurmaları halinde yatırmış oldukları bedel, yatırıldığı tarihten ödeneceği tarihe kadar Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) esas alınmak suretiyle hesaplanarak TOKİ tarafından göçmen konutları hesabından ödenecek. Bu durumda olan göçmenlere ayrıca, TOKİ’nin başvuru şartlarını taşımaları kaydıyla, herhangi bir kura şartına tabi olmaksızın, geri ödenecek parayı peşinat veya anapara ödemesine mahsup etmek suretiyle alt gelir grubu ile yoksullara yönelik yapılan sosyal konut projelerinden konut alma imkanı da getirildi. Süresi içerisinde başvurmayan göçmenlerin yatırmış oldukları bedel, göçmen konutları hesabına gelir kaydedilecek. Ödemeler uyarınca göçmen konutları hesabından karşılanamayan tutar için Maliye Bakanlığınca ödenek aktarılacak.

Yapılan belirlemede, konut sahibi olmak için göçmen vatandaşların ödemiş oldukları paraların, geçmişte Ziraat Bankası ve Vakıfbank hesaplarında çok uzun süre vadesiz hesaplarda tutularak nemalanmasının önlendiği ve bu tutarların enflasyon karşısında eridiği ortaya çıktı. Ayrıca söz konusu taşınmazlara ilişkin göçmen vatandaşlar tarafından açılmış olan davalarda mahkemece davacı lehine hükmedilmiş olan tutarlar ile sair yargılama giderleri ve noter masrafları da bu hesaptan karşılandığı için hesaptaki tutar, bu yıl yapılacak ödemeleri karşılayamaz hale geldi. Üstelik, göçmenler için yapılan konutların finansmanı tamamen yurt dışından sağlanan krediler ile sağlanırken, kredilerin geri dönüşü Hazine’ye oldu ve göçmen konutları hesabı, yeni kaynak girişi olmadığı için daha da yetersiz kaldı.

Aynı sorun KEY hesaplarının tasfiyesinde de yaşanmış ve bu paranın kamu bankalarında çok düşük faizlerle tutulması ve bazı kamu kurumlarına da düşük faizlerle kredi olarak kullandırılması nedeniyle, KEY hesaplarının geri ödenmesinde, hesaptaki para hakedişleri karşılayamamış ve aradaki farkı Hazine karşılamak durumunda kalmıştı.

Yapılan belirlemeye göre, 17 bin göçmen vatandaşa ödeme yapılması için yaklaşık 40 milyon lira gerektiği hesaplanırken, göçmen konutları hesabında ancak 13 milyon TL bulunuyor. Vatandaşlara ödenecek paranın 27 milyon lirası Hazine tarafından karşılanacak.

577 KİŞİLİK İLK LİSTE YAYIMLANDI

TOKİ, söz konusu kanun uyarınca göçmen vatandaşlara ödeme yapılmasına ilişkin çalışmaları tamamlayarak, ödeme taleplerine ilişkin dilekçeleri almaya başladı. Bu durumdaki vatandaşlar, gerekli belgeler ve bir dilekçe ile TOKİ’ye başvuracak. TOKİ, yapacağı incelemeden sonra para iadesi alabilecek vatandaşları ve alacakları tutarı internet sitesinde ilan edecek.

Para iade talebine ilişkin 577 kişiyi kapsayan birinci ödeme listesi yayımlandı. Listede ismi olan soydaşların nüfus cüzdanları ve adreslerini gösteren adına kayıtlı fatura yada ikametgah ilmuhaberi ile birlikte adreslerine en yakın Vakıflar Bankası şubesine başvurmaları halinde ödeme yapılacak.

Bu durumdaki vatandaşlar, isterlerse ve şartları taşıyorlarsa, alacakları parayı, TOKİ’nin alt gelir ve yoksul grubuna yönelik konutları satın almak için peşinat olarak mahsup ettirebilecek. Konut almak isteyen vatandaşların da 31 Mart’a kadar başvurması gerekiyor. Bu vatandaşlar, konut alımında kuraya tabi olmayacak. TOKİ’nin göstereceği konutu beğenmeyen vatandaşa, isterse yine parası iade edilecek.

TOKİ’nin hesaplamalarına göre, 1991 yılı Haziran ayında 2,5 milyon lira yatıran bir göçmen, TÜFE ile değerlendirildiğinde, 2008 yılı Aralık ayı itibariyle 2 bin 132,22 lira para alabilecek. Yine 1992 yılı temmuz ayında 5 milyon lira yatıran bir göçmen de geçen yıl sonu itibariyle 2 bin 545,9 lira alabilecekti. 1991 yılı Haziran ayında 14 milyon lira yatıran bir göçmenin alacağı para ise 11 bin 975 lira olarak hesaplandı. Bu rakamlar, paranın yatırıldığı tarih ve ödeneceği tarihe göre TÜFE’ye istinaden değişecek.

İade ödemeleri Vakıfbank aracılığı ile yapılacak. Para iadesi alacak göçmenlerin, 5 Aralık 2009′a kadar TOKİ’ye başvurması gerekiyor.

Milli Piyango İdaresi, Süper Loto’da devir sayısına sınır getirmeyi düşünüyor.

AA muhabirinin Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğünden edindiği bilgiye göre, 11 haftalık devir sonrasında büyük ikramiyenin 30 milyon lirayı aşması beklenen Süper Loto’da devre, sınır getirmeye hazırlanıyor.

Halen sınırsız devir uygulanan ve büyük ikramiyenin 6 bilenin çıktığı haftaya kadar devredildiği Süper Loto’da Sayısal Loto’ya benzer bir uygulamaya geçilecek.
Bu çerçevede yeni oyun planına göre, Süper Loto’da büyük ikramiye en fazla 8 hafta devredecek. Takip eden haftada da 6 bilen çıkmazsa, büyük ikramiye 9. haftada 5 bilenler arasında paylaştırılacak.

Sayısal Loto’da da 4. hafta’da 6 numarayı doğru tahmin eden çıkmazsa bu grubun ikramiyesi önceki haftalardan devredilmiş tutarlar ile birlikte 5 numarayı, bunun da olmaması halinde 4 numarayı bilenler arasında dağıtılıyor.

“AMAÇ DAHA ÇOK KİŞİNİN İKRAMİYE KAZANMASI”

Bu arada MPİ Genel Müdürlüğünden bir üst düzey yetkili, Süper Loto oyun planındaki değişiklik ile sınırsız devir uygulamasına son vermeyi düşündüklerini belirtti.
Mevcut sistemde 6 rakamının tutturulmasının zorluğu nedeniyle Süper Loto’da büyük ikramiyenin son çekilişlerde yaşandığı gibi haftalarca devredebildiğine işaret eden yetkili, şunları söyledi:
“Bu konuda vatandaşın tepkisini, kamuoyundaki hassasiyeti gözlüyoruz. Bu tepkileri dikkate alarak Süper Loto oyun planında değişiklik üzerinde duruyoruz. Bu şekilde sınırsız deviri kaldırabiliriz. Bunun yerine 8 devirden sonra yine 6 bilen çıkmazsa büyük ikramiyeyi 5 bilenler arasında dağıtmayı düşünüyoruz. Böylece çok daha fazla kişiye ikramiye kazandırabiliriz.”

6 TUTTURULANA KADAR DEVİR BULUNUYOR

1′den 54′e kadar sayı dizilerinin bulunduğu Süper Loto’da büyük ikramiye kazanabilmek için bir kolonda, çekilişte belirlenen 6 sayının tutturulması gerekiyor.
Kazanma ihtimalinin yaklaşık 26 milyon kolonda 1 olduğu bu şans oyununda, yapılan çekilişte 6 numarayı tutturamayan olursa, büyük ikramiye, bir sonraki haftaya devrediyor. Mevcut oyun planında, Süper Loto’da, Sayısal Loto’dan farklı olarak, devir sayısında herhangi bir sınırlama bulunmuyor.

Dağdaki askere sıcak yemek

 

Bir firma, 2 yıl raf ömrü olan, her an tüketime hazır, istenirse soğuk-sıcak yenilebilen yemekleri özellikle arazide, dağda görev yapan askerlerin kullanımına sunuyor.
Uyar Şirketler Grubu, hazır yemek, tekstil, savunma elektroniği, termal ve gece görüş sistemleri konusunda çalışmalar yürüten üç şirketiyle Abu Dabi’de gerçekleştirilen IDEX fuarına katılarak ürünlerini tanıttı.

Grubun Yönetim Kurulu Üyesi İhsan Erzurumluoğlu, AA muhabirine, Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki hazır yemek şirketleri Unifood Gıda Sanayi A.Ş’nin ürettiği, özellikle askerlerin kullanımına uygun olan hazır yemek paketleri konusunda bilgi verdi.

Unifood’un uzun süre dayanıklı, tüketime hazır, soğuk-sıcak yenilebilen yemekler hazırladığını kaydeden Erzurumluoğlu, “Hiçbir katkı maddesi içermeyen bu yiyeceklerin normal ortam koşullarında 2 yıl raf ömrü var” dedi.

Erzurumluoğlu’nun verdiği bilgiye göre, yemeği ısıtmak için “ısıtma kiti” adı verilen malzemeler kullanılıyor. Isıtma kiti, 4 kat lamine, ışık ve hava geçirgenliği olmayan özel bir poşet, kimyasal içeriği olan ancak sağlığa zararı bulunmadığı kaydedilen paket içerisindeki özel bir maddeden oluşuyor.

Isıtma poşetinin içerisine özel madde konulduktan sonra 2 paket hazır yemek ve 100 mililitre su konuluyor. Bu suyun içme suyu olması gerekmiyor. Malzemeler konulduktan sonra paket kapatılıyor. Isıtma işlemi başlıyor. Isıtma poşetinin içerisindeki su 2 dakika içerisinde yaklaşık 100 derece sıcaklığa ulaşıyor. Yemek 10 dakika içerisinde sıcak hale geliyor. Isıtma poşeti normal ortam koşullarında sıcaklığını yaklaşık 40 dakika koruyor. Bu poşet 10 kez kullanılabiliyor, yemekler ısıtılabiliyor ya da yine firmanın hazırladığı özel bir poşetin içerisine içme suyu konulup, bu su çay, kahve hazırlamak için kullanılabiliyor.

Erzurumluoğlu, hazır yemek poşetlerinin helikopterden atılabildiğini, darbelere dayanıklı olduğunu, suya atıldığında batmadığını ve suyun üzerinde kaldığını söyledi.

YAKLAŞIK 40 ÇEŞİT HAZIR YEMEK ÜRETİLİYOR

Yaklaşık 40 çeşit yemek ürettiklerini, bu çeşitler içerisinde kuru fasulye, kebap, pilav üstü döner, soslu tavuk, kırmızı ve beyaz etle hazırlanan çeşitli yemeklerin bulunduğunu belirten Erzurumluoğlu, ayrıca uzun süre dayanıklı kahvaltılık, tatlı ve kuru meyve de hazırladıklarını anlattı.

İhsan Erzurumluoğlu, bu hazır yemekleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullandığını kaydetti.

Firmanın gerekli bütün kalite belgelerine sahip olduğunu ifade eden Erzurumluoğlu, ihracat imkanlarını geliştirmek için çaba gösterdiklerini belirtti. Erzurumluoğlu, Körfez bölgesi ve Afrika’ya ihracat konusunda çalıştıklarını, Gürcistan’ın ve BM’nin ihalelerine katıldıklarını söyledi.
Hazır yemek üretimine özellikle Körfez ülkelerinin ilgi gösterdiğini belirten Erzurumluoğlu

Ataseven Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Serdar Ataseven, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumuna (EPDK) toplam 2 bin 986 megavat kapasiteli 10 adet rüzgar santrali için lisans başvurusunda bulunduklarını belirterek, Alman Ortak Epuron firması ile Türkiye’de yatırım yapmaya hazır olduklarını bildirdi.

Türk-Alman ortaklığı Ataseven-Epuron, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yapmayı düşündükleri rüzgar yatırımlarına dönük Sheraton Otelinde bir basın toplantısı düzenledi.

Ataseven Yönetim Kurulu Başkanı Ataseven, grup olarak enerji, dış ticaret ve inşaat alınında faaliyet gösterdiklerini belirtirken, gruba bağlı 10 firmanın da Alman Epuron şirketi ile yarıya ortak olduğunu söyledi.

Türkiye’nin rüzgar ve güneş açısından önemli bir potansiyele sahip bir ülke olduğuna işaret eden Ataseven, kendilerinin de rüzgar alanında yatırım yapmak üzere EPDK’ya 1 Kasım 2007 tarihinde lisans başvurusunda bulunduklarını kaydetti.

Bu kapsamda toplam kapasitesi 2 bin 986 megavat güçte olan 10 adet rüzgar santrali için lisans başvurusu yaptıklarını anlatan Ataseven, bunlardan bir tanesinin Bursa, 4 tanesinin İzmir, 3 tanesinin Balıkesir, 2’sinin ise Manisa’da yapılmasının planlandığını ifade etti.

Küresel kriz de dikkate alındığında 2010 yılının başında lisanslama faaliyetinin başlaması durumunda yatırımın en erken 2011 yılında başlayacağına işaret eden Ataseven, kriz ortamı ve koşullara rağmen, Türkiye’de Epuron firması ile yatırım yapmaya hazır olduklarını söyledi. Yatırım için öncelikle ülkede yatırım koşullarının oluşması gerektiğine dikkati çeken Ataseven, yenilenebilir enerji yasasında özellikle teşvikler konusunda yapılacak değişiklik hazırlığına da değinerek, alım garantilerinin hem süre bakımından uzatılması hem de miktarlarının artırılması gerektiğini savundu.

Ataseven, “Türkiye’de rüzgar projeleri için 6-7 Avro/sent alım garantisi 12-15 yıl arasında verilmesi lazım” dedi.

Türkiye’de rüzgar türbini üretimine ilişkin olarak da Ataseven, yerli türbin üretecek firmaların elinden tutulması gerektiğini vurgulayarak, bu konuda yapılan çalışmalarda yerli üreticiye ilave teşviklerin getirilmesinin söz konusu olduğunu söyledi.

“RÜZGARDA PROJELERİN REALİZE EDİLEMEMESİNDEN KORKUYORUZ

Epuron şirketinin Finanstan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Joachim Müler de Alman şirketin, aktif olarak rüzgar enerjisi, küçük HES’ler, güneş enerjisi ve biyogas gibi konularda faaliyet gösterdiklerini bu anlamda da Türkiye’nin hem teknik hem de ekonomik potansiyelinin olduğunu kaydetti.

Türkiye’de yenilenebilir enerji konusunda yatırımların yapılması ve mevcut yatırımların da artması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması ve alım garantisi gibi desteklerin artırılması gerektiğini vurgulayan Müler, “Markete destek verirken, tarifelerin doğru şekilde şekillenmesi gerekiyor. Gerekli tarife ve koşulların oluşmasıyla, ki bu finansmanı da getirir, Türkiye’de yenilenebilir enerji konusunda patlama yaşanacaktır” diye konuştu.

Finansal krizin sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada etkili olduğuna işaret eden Müler, finansman konusunun şu anda sıkıntılı olduğunu ancak uluslararası ya da lokal bir rahatlatma durumunda ilk önü açılacak finansman kolunun yenilenebilir enerji olacağını düşündüklerini ifade etti. Yenilenebilir enerjide alım desteklerinin artırılmasını istediklerini belirten Müler, finansman konusuyla ilgili şunları söyledi:

“Burada 2 konu var, ya rüzgar enerjisine verilen fiks 5,5 avro sentlik alım desteği var ya da spot piyasaya satıyorsunuz. Bankalar ise hesaplama yaparken, spot piyasaya değil daha düşük olan 5,5 sentlik tarifeye bakıyor. O yüzden finans konusu daha sıkıntılı oluyor. Bunun için yenilenebilir enerjide fiks tarifeye özellikle rüzgar için artırmalarını umuyoruz.”

Bağlanacak trafo merkezleri için öngörülen yarışma sürecini de tehlikeli bulduklarını ifade eden Müller, yüksek fiyat verenlerin her zaman projeyi realize edemediğine bunun da projelerdeki güvenilirliği azalttığına dikkati çekti.

Öncelikle projelerin realize edilebilmesinin garanti edilmesi gerektiğini vurgulayan Müller, “özellikle HES’lerde çok yüksek fiyatlar verilmesine rağmen, ekonomikliğini kaybetmesinden dolayı realize edilemiyor, aynı şeyin rüzgarda olmasından korkuyoruz” dedi.

YATIRIM TUTARI 700 MİLYON AVRO

Epuron Türkiye Direktörü Türker Baloğlu da Türkiye şartlarında yoğun rekabette başvurularının tamamı için lisans almalarının mümkün olmadığına işaret ederek, 500 megavat kapasitede trafo için yarıştıklarını ve yarışmada iddialı olduklarını, toplamda da 700 milyon avroya yakın bir yatırım hedeflediklerini bildirdi.

 

Motorlu araç sürücülerinin vites geçişlerini optimize etmeleri, yumuşak sürüş tarzını benimsenmeleri, hızlanmalarını kontrol altında tutmaları, rampa çıkış ve inişlerde kontrollü olmaları ve motoru bilinçli kullanmaları halinde hem yakıt tüketimini hem de çevreye olumsuz etkileri azaltabilecekleri bildirildi.
Renault’un üç aylık periyotlarla yayımlanan “Performans” dergisinden derlenen bilgilere göre, müşterilere yakıt tasarrufunun yanı sıra “çevreci” araç kullanımı sağlayan pratik tavsiyelerin başında “vites geçişlerinin optimize edilmesi” geliyor.

Motor devri yaklaşık 1000 d/dk devire düştüğünde birinci vitese geçilmesi önerilirken, dizel araçlarda yaklaşık 2000 d/dk devirde, benzinli araçlarda ise 2400 d/dk devirde vites yükseltilmesi tavsiye ediliyor. 50 km/h hızda 4. veya 5. vitese çıkılmasının uygun olacağı belirtiliyor.

“Yumuşak bir sürüş tarzının tercih edilmesi” de yakıt tasarrufu sağlayan önemli kalemler arasında değerlendiriliyor. Zamanında sabit seyir hızına çıkılması ve o hızda kalınması tavsiye edilirken, “Mümkün olduğunca motor frenini kullanın ve fren pedalıyla mümkün olduğu kadar az fren yapın. Yani 50 km/h hızda 5. vitesteyken, trafik ışıklarına 100 metre kala ayağınızı gaz pedalından çekin” deniliyor.

Araçların kullanımına ilişkin diğer pratik tavsiyeler ise şöyle:

“Hızlanmaların kontrol altında tutun: 60 km/h’ye kadar 5. vitese mümkün olan en kısa sürede geçmek için olabildiğince süratli şekilde hızlanmayı tercih edin. 60 km/h üzerinde hızlanmalarınız daha yumuşak olsun. Yani 5. vitese kadar mümkün olduğu kadar hızlı şekilde vites değiştirin.

Rampa çıkış ve inişlerinde kontrollü olun: İnişte hızınızı sabit tutun. Çıkışta trafiği aksatmadan hızı düşürün ve mümkünse 40 km/h’nin üzerinde kalmaya çalışın. Yani, inişlerden yararlanmak için daha hızlı gitmek yerine ayağınızı gaz pedalından çekmeyi tercih edin.

Motorunuzu bilinçli şekilde kullanın: Bir dakikadan fazla kalacaksanız, motoru stop ettirin. Kışın bile yola çıkmadan önce motorun ısınmasını beklemeyin. Yani, marşa bastıktan sonra hemen yola koyulun.”

ARACIN BAKIMI

“Aracın kullanımının optimize edilmesi” için yapılması gerekenler ise şöyle sıralanıyor:

“Her ay lastiklerinizin basıncını kontrol ettirin. Klima kullanmak gerekiyorsa, dış ve iç sıcaklıklar arasında çok büyük fark olmamasına dikkat edin. Aracınızda gereksiz yük bırakmayın. Tavan portbagajını ve tavan barlarını kullanmadığınızda yerlerinden çıkarın. Yani aracın doğru kullanımı ve bakımlı olmasının, çevreci sürüş bilinci kadar önemli olduğunu unutmayın.”

5 liraya kot, 3 liraya tişört

Büyük bir bölümünün kumaşı Türkiye’den giden ancak, işçiliğin ucuz olduğu Çin, Hindistan ve Pakistan’da üretilen konfeksiyon ürünleri Türkiye’de oldukça düşük fiyatlardan satılıyor.

Aralarında ünlü markaların da bulunduğu birçok mağazada, kumaş ve kot pantolonlar 5 TL, penye tişörtler 3-5 TL, montlar 7,5-15 TL, gece elbiseleri ise 20 ile 60 TL aralığında tüketicilere sunuluyor. Düşen fiyatları “Şaka gibi”sloganlarıyla duyuran, vitrinlerine “Ne alırsan 5 TL, üstelik kredi kartına 5 taksit” ilanları asan mağaza sahipleri, buna rağmen satış sıkıntısı yaşamaktan şikayet ediyor.

Adana’da, alış veriş trafiğinin en yoğun olduğu ve elit bir kesime hitap eden kent merkezindeki 5 mağazanın sahibi olan Sibel Kabasakal, sattıkları ürünlerin “sudan ucuz” olduğunu söyledi.

Kabasakal, “Konfeksiyon ürünlerinin büyük bir bölümü, kumaşı Türkiye’den giden ancak, Çin, Hindistan ve Pakistan’da üretilenlerden oluşuyor. Bir bölümünü ise yurt içindeki ihracat fazlaları oluşturuyor. Sürümden kazanmak için bu ürünleri İstanbul‘daki toptancılardan alarak tüketiciye sunuyor, ancak, bu durumdan üzüntü de duyuyoruz. Türkiye’de konfeksiyondaki işçilik maliyetleri düşürülse kumaşlarımızın katma değeri Türkiye’de kalacak” şeklinde konuştu.

Satın alınan bir pantolonun paça boyunun tadilatı için bile 3-5 TL ödenirken, bir pantolonu şimdi 5 TL’ye sattıklarını belirten Kabasakal, “Toptan
alım yaptığımız dev firmalar fiyatları taban yaptırmak zorunda kaldılar. Çünkü, alım gücü tamamen daraldı. Piyasada nakit para kalmadı, çekler, senetler dönüyor” dedi.

Ünlü bir markanın Adana mağazasının sahibi Pelin Girmen ise mevcut durumda hiçbir tekstilcinin kazanma şansı bulunmadığını ifade ederek, “İstanbul’da toptan alım yaptığımız firmalardan ürün alırken içimiz sızlıyor. Daha önce 300 TL’ye rahatlıkla sattığım bir monta şimdi 30 TL’ye alıcı çıkmıyor” diye konuştu.
Girmen, düşen fiyatların gardırobunu yenilemek isteyenler için bulunmaz bir fırsat olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

“Çünkü, önümüzdeki yıl bu kadar ucuzluk olmayabilir. Çünkü, şu anda birçok firma ya üretimini durdurmuş ya da tamamen kapanmış oldukları için ellerindeki stokları eritmek için fiyatları maliyetin altına düşürdü.”

SEZON GEÇİŞİ SIKINTISI

Adana Genç İşadamları Derneği (AGİAD) Başkanı Mehmet Işıkay ise Türkiye’de bugüne kadar konfeksiyonun hiç bu kadar ucuz olmadığını vurgulayarak, piyasadaki durgunlukta sezon geçişi döneminin olmasının etkisinin bulunduğunu, 15 Mart’a kadar satışlarda canlanma olmazsa işçi çıkışmaların artacağını savundu.

Işıkay, daha önce indirimlerini yüzde 15-30, en fazla yüzde 50 ile sınırlayan birçok ünlü markanın bile daha az tanınan firmalar kadar büyük indirimlere girdiğini anımsatarak, şunları kaydetti:

“Bu durumda, çok ünlü markalar daha fazla satış yaparken, az bilinen markaların sıkıntısı büyüdü. Çünkü, büyük markaların indirimleriyle rekabet edemediler. Müşteri (madem bu kadar indirim var 3-5 kuruş fazla verir büyük markalardan giyinirim) diye düşünüyor.”

Işıkay, son bir yıldır sezonları erken açıp, cazip kampanyalar ve kart avantajlarıyla sektörü ayakta tutmaya çalıştıklarını belirterek, şöyle devam etti:

“Sorunun çözümü için devletin başta tekstilci olmak üzere tüm işverenleri desteklemesi gerekir. Çünkü, işçi çıkışları büyük boyutlara ulaştı. Bunun daha da artmasının endişesini yaşıyoruz. Türkiye’de asgari ücret vergi dışı bırakılıp, enerji giderleri düşürülürse daha ucuz işçilikle sadece Türkiye’nin ihtiyaçları için değil yurt dışına da fason üretim yeniden başlar. Çünkü, atık Türkiye’de konfeksiyonun maliyeti oldukça yükseldi. Birçok uluslararası marka üretimini başta Çin ve Hindistan olmak üzere işçiliğin ucuz olduğu ülkelere kaydırdı.”

Peugeot’un yeni Cabrio’su

Peugeot’nun yeni Coupe-Cabriolet modeli 308 CC, bu ay içinde 27 bin 500 avrodan başlayan fiyatla Avrupa pazarına sunularak, yollara çıkacak.

308 CC’nin yaz aylarında Türkiye pazarına sunulması planlanıyor.

Peugeot 308 CC’nin test sürüşü ve tanıtımı Fransa‘nın Nice şehrinde gerçekleştirildi.

Otomobilin tanıtıldığı basın toplantısında verilen bilgiye göre Peugeot, coupe ve cabriolet kavramlarını 1930′lu yıllarda 401, 601 ve 402 “Eclipse” modelleriyle hayata geçirdi.

2000 ve 2003 yıllarında 206 CC “2 2”yi pazara sunan Peugeot, gerçek dört koltuklu 307 CC ile Peugeot bilgi birikimini somut hale getirerek o tarihe kadar sınırlı bir hedefe ulaşan bu konsepti, 21. yüzyılda geniş kitlelere yaydı. Bu ilk neslin başarısını 207 cc sürdürürken, son olarak 308 CC ilkbaharda yola çıkmaya hazırlanıyor.

2008 Kasım sonuna kadar yaklaşık 650 bin coupe-cabriolet modeli üreten ve bugün bu pazarda yüzde 25,6 paya sahip olan Peugeot, iddiasını 308 cc ile de sürdürerek, ekonomik koşullara rağmen 2010 yılında 35 bin adet satış hedefliyor.

Bu aydan itibaren Peugeot’nun Sochaux fabrikasında üretilecek 308 cc’nin, Avrupa pazarının ardından, Temmuz ayında Türkiye’de satışa sunulması planlanıyor.
Otomobil Avrupa pazarında 27 bin 500 avrodan başlayan fiyatla satılacak.

308 CC’NİN ÖZELLİKLERİ…

Ön koltukların entegre kafalıklarında bulunan ense ısıtıcı “Airwave” sistemi ve ilk kez kullanılan koltuklara entegre “kafa hava yastıkları”, 308 CC’yi farklılaştırırken, 308 CC’nin dinamik ve esnek iki motor seçeneği otomatik veya 6 ileri düz vites kutusu ile eşleştirilebiliyor.

308 CC’nin spor veya “haute couture” lüks döşemeleri kumaş, deri ile donatılabiliyor. Deri döşemenin siyah, Vintage (devetüyü) veya Grej ipek renk tercihleri kasanın renk paletine uyum sağlıyor.

Kasa renkleri, sedefli beyaz, turuncu pul efektli koyu toprak rengi, mavi, kırmızı, siyah ve gri tonlarından oluşuyor.

Tasarımın ağırlık merkezinde olan tamamen otomatik katlanabilir tavan, zevke ve isteğe bağlı olarak bir coupe veya bir cabriolet konfigürasyonu arasında tercih olanağı sunuyor. 20 saniye süren dönüşüm renkli ekranda izlenebiliyor.

Gerçek bir dört koltuklu Coupe Cabriolet olan 308 CC, 307 CC’ye göre genişleyen tekerlek izleri ve kaportası ile aynı zamanda arkada yolcuların bacakları için daha geniş alan sağlayan ön koltuklarının özel yapısından yararlanarak araçtaki tüm yolculara konfor sağlıyor.

Muhtemel bir devrilme riskinin algılanması durumunda ise gizli koruma barları birkaç milisaniyede piroteknik (fişekli) yöntemle açılarak bu amaçla tasarlanmış pencere dikmeleri ile birlikte yolcular için bir koruma hücresi oluşturuyor.

308 CC, ilk olarak iki dinamik ve esnek motor ve altı ileri manuel veya otomatik vites kutusu ile sunulacak

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »