Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Seni Sevmek

Gittin…

Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin. “Ne olur öyle bakma bana” dedin en son…

Daha birkaç dakika önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin… Dolmuştu zamanın.

Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen “sen”den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen “sensizliğe” tersyüz ederek gittin.

İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce “an”ı “anı”ya dönüştürerek…

Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları…

Gittin…

İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin, “sizin” di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin…

O eski ev… Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev…

Şaşardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek… Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anılardan birin seçip, dondurarak… Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ayinle ilgili gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan…

Elin çaya uzanırdı.
Tenim dudaklarını özlerdi.
Bir sözüm şiirin olurdu. Demlenirdik.

Gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin… Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu.

Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuna, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.

İşte böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocuğunun… İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim.

Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni… Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak, seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen her şeyi, şu yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek.

Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için…
Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken “gitme” diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak, işe gitmemekti seni sevmek…

Sana kahvaltı hazırlamaktı. Senle hazırladığım sofraya iştahla oturup “sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben? Senden daha iyisini mi bulacağım”diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmaktı. İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi işlenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeytinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı. Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete şaşırmaktı seni sevmek…

Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmaktı. Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle “bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü”, yani o merak ettiğin yüzümü, gözlerine taşımaktı. Buluştuğumuz cafe de, ayların günlerin telaşı ve suskunluğuyla anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gidiliğini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini ele veren heyecanına inanmaktı…

Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı’nın bu aşk için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı.

Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Onyedi yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı. Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak ve tatlı şarabını yudum yudum içer gibi…

Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek… Sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle… Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı…

Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybolmuş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izini sürmekti.

Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar… Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbirşey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum. Şaşırırdım.

Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili… Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek. Sevmek o yitirdiğin aşk şarkısı adına sana umut vermekti.

Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı. Koparmamaktı kanatlarını. Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, başka sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti.

Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı. Çocuksu bir saflıkla tek vazgeçemeyeceğinin ben olduğuma kendimi inandırarak, hayatına boyun eğmekti.

Seni sevmek, bir babayı, bir can yoldaşını hayatının sonuna kadar yanında olduğunu bildiğin güvenilir bir dostu, ilgiye ve şefkate doymayan çaresiz bir küçük çocuğu, ama en çok da tutkulu, kıskanç ve yüreği sonsuz maviliklere akan bir deli aşığı sevmek gibiydi.

Bir gün ansızın, telefonda duyduğun bir sese, ya da yeni tanıştığın bir kadına aşık olduğunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasıl kıskandığımı görmek isteyen abartılı bir heyecanla söylediğinde, telaşa kapılmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduğuna ve asla benden vazgeçemeyeceğine inanmaktı… Yine de içimdeki o kaçınılmaz endişe ister istemez sarardı yüzümü… Sesim soluğum kesilirdi birden… İşte öyle anlarda beni sımsıkı sarıp, tutkulu bir sevişmenin ilk öpücüklerini dudağıma kondururken “Sen küçücük bir kızsın, biliyor musun” diyen şefkatli sesini severdim en çok. Ve aslında ben dâhil, hiç kimseye âşık olamayacağını düşünür hüzünlenirdim.

Rüyalarımın gül kokusu.

Sonra bir gün aşka açıldı yüreğinin sürgüleri
Sonra bir gün şiirlerin başka bir aşkın kokusuna büründü.

Yıkıldı tabuların… Kırıldı zincirlerin… Uzağıma düştün.

Bu defa farklıydı, hissetmiştim. Yalnız bedenini değil, ruhunu da paylaşmaya başlamıştın bir başka kadınla.

Sonra sevmek yavaş yavaş kayışını izlemek oldu avuçlarımdan. Seni sevmek, sen sabaha karşı uyuduğumu sanarak yanımdan kalkıp bir başka yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan fırtınaları susturmaya çalışmak oldu sessizce.

Habersizce kapını çaldığım o gün, kapında kalıp, içeri girememek oldu. O güne kadar hiç olmazsa bana karşı dürüst olmanla, yaşadıklarını benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum. Ama bir başkasını incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizlediğini, yalanlarla da olsa o nu koruduğunu fark edince bu avuntu da terk etti beni. Yalanlarını bile kıskanır oldum.

Neden dürüst olmak için beni seçmiştin sanki. Gerçeğin acımazız zindanlarında neden beni kilitli bırakmıştın.

Ne çok düşündüm bu soruların cevaplarını.
Ne çok sorguladım kendimi, nerde hata yaptığımı, neyi eksik bıraktığımı.

Kadınca oyunlardan haberim olmadı hiçbir zaman. Seçtiğin yaşam biçiminden koparmak, seni soluksuz bırakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istediğin bu muydu? Seni yanlış mı tanımıştım? Bana hep, ne kadar asil bir yüreğim olduğunu söyler dururdun. İsyanım, kalbimin ezilmiş parçalarının üstünü örtüp, sessizce çekip kapını çıkmak olurdu en fazla.

Yalnız kalmak istediğini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çekip giderdim. Özür diler gibi bir sesle, onun geleceğini söylediğinde, sessizce çıkıp giderdim. Karşında ben otururken, onunla saatlerce telefonda konuştuğunda çıkıp giderdim. Hep giderdim.

Bu onurlu tavrımdı belki de ezen yüreğini. Vazgeçemediğin tek yanım buydu belki.

Sonra, sevmek yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu. Buna hakkım olduğunu söyleyip dursan da, biliyorum aslında içten içe hiç affetmedin beni. Sen çoktan parçalanmıştın zaten. Benim de yüreğimi böldüğümü düşünmek sana bile ağır geldi. Oysa ben, seni değil, kendimi cezalandırıyordum başka bedenlerle… Ruhumu kemiren bu deli aşkı cezalandırıyordum. Bunu anlamadın mı sevgili?

Sevmek seni değil çocukluğumu, düşlerimi, kendimi aldatmak olmuştu artık. Bana bağlanan masum aşkları seninle aldatmak olmuştu… Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil senin yüzünün aksini gördüler hep… Sessizce çekip gittiler. Fark etmedim bile gittiklerini…

Gittin…

Seni sevmek, bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır… O çocuk ellerinin, bir başkasının saçlarında gezindiğini, aniden özlemle sarılıp bir başka yüzü öpücüklere boğduğunu, sabahları uykunda bir başka kadına “gitme” diye sayıkladığını düşünmek oldu, seni sevmek… Geceleri kokuna hasret yatağımda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde Tanrı’ya yalvarmak oldu…

Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu, sevmek.Beni hayatından dışladığın için öfke nöbetlerine kapılıp, bana bile yabancı gelen, hiç tanımadığım bir sesle sana bağırmak, haykırmak, ağlamak, sonra pişmanlıkla affedip tutkuyla sana tekrar sarılmak oldu…

Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştırmamak, kaldığım bu karanlık dehlizde, kendi kalbimde, yalnızlığımda, sensizliğimde, kendi aşkımla delirmek oldu seni sevmek.

Şimdi, bu acıya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık. “Ayazda iki yürek” gibiyiz.

Sen benim şizofren aşkımsın… Ben senin kanayan vicdanınım. Affet beni sevgili… Verdiğim sözleri tutamadım.

1 Nisan Hoşgeldin

hoşgeldin bahar hoşgeldin eşşek şakalarının hoşgörü ile karşılandığı bir zaman

 

hatta sarkisi bile vardir.

nisan bir, nisan bir
nasil aldandin sakir
nisan bir nisan bir
nasil aldandin sakir
dum tis tek, dum tek…

Tanrıya soru ?

” demek benimle görüşmek istiyorsun?” diye sordu tanrı.

 ”eğer zamanın varsa” dedim. Gülümsedi,

“benim zamanım sonsuzdur.” dedi.

“ne sormak istiyorsun bana?”.

“insanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışlarını.

” tanrı şöyle cevapladı sorumu:

“çocukluktan sıkılırlar, büyümek için acele ederler ve sonra çocukluklarını özlerler. para kazanmak için sağlıklarını kaybederler ve sağlıklarını geri kazanmak için para verirler. gelecekten endişe ederken bugünü unuturlar, böylece ne bu günde ne gelecekte yaşarlar. hiç ölmeyecek gibi yaşarlar, hiç yaşamamış gibi ölürler.”

Bitlis’te kar yağışı ve tipi nedeniyle 280 köy yolunun ulaşıma kapandığı bildirildi.

Bitlis İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri Müdürü Çetin Taşdemir, yaptığı açıklamada, kar yağışı ve tipi nedeniyle il merkezi ve ilçelere bağlı 280 köy yolunun ulaşıma kapandığını kaydetti.

Taşdemir, kapalı yolların ulaşıma açılması için çalışmaların aralıksız sürdürüldüğünü belirtti.

Meteoroloji yetkilileri ise kent merkezinde 70 santimetreye ulaşan kar kalınlığının, yüksek kesimlerde 1 metreyi geçtiğini söyledi.

SİVAS’da sokaktaki bordür taşlarını söken kişiler, kendilerine müdahale eden polis ekiplerine saldırdı. Olayda biri sırtından bıçaklanan 4 polis yaralandı. Olayla ilgili 8 kişi gözaltına alındı.

Huzur Mahallesi 24’üncü Sokakta bordür taşlarının söküldüğü ihbarını alan polis ekipleri, olay yerine gitti. Polis ekipleri, söktükleri bordür taşlarını Necati Kalp’e ait evin bahçesinde kullandıkları iddia edilen kişileri taşları yerine koymaları konusunda uyardı. Bunun üzerine polis ekipleriyle 5 kişilik grup arasında tartışma çıktı.

Tartışmanın büyümesi üzerine bölgeye takviye ekipler sevk edildi. Çıkan arbedede, olaya müdahale eden Asayiş Şube Müdürlüğüne bağlı ekipten polis memuru Yunus Yeşilyurt sırtından bıçaklandı. Komiser Recai Çınar ve polis memurlarından Ersan Leventoğlu başından ve yüzünden yaralanırken, polis memuru Mehmet Vayıs’ın sağ el serçe parmağı kırıldı. Yaralı polisler, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’de tedavi altına alındı. Sırtına aldığı bıçak darbesiyle yaralanan Yunus Yeşilyurt’un akciğerinde zedelenme olduğu, genel sağlık durumunun iyi olduğu, ellerinden ve başlarından yaralanan diğer polislerin ise ayakta tedavi edildiği bildirildi. Bu arada olay sırasında rahatsızlanan saldırganlardan Necati Kalp de, polis ekiplerince aynı hastaneye tedavi için getirildi.

7 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

Olayla ilgili polis memuru Yeşilyurt’u bıçakladığı iddia edilen 17 yaşındaki Ercan Kalp ile babası Necati, Özge, Necdet, Durmuş Kalp, İdris Yıldırım, Hikmet Torun ve Mustafa Aydın gözaltına alındı.

Belediye Başkanı Sami Aydın, İl Emniyet Müdürü Yahya Bal ve emniyet yetkilileri olayın ardından hastaneye gelerek yaralı polisler hakkında bilgi aldı. Bu arada çok sayıda emniyet personeli yaralı polis memuru Yeşilyurt’a kan vermek için hastaneye geldi. Emniyet Müdürü Bal, kaldırımların taşlarının söküldüğü ihbarını alan polis ekiplerinin bölgeye gittiğini, burada taşları söken kişilerin saldırısına uğradığını söyledi. Yaralı polislerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu belirten Bal, olayla ilgili soruşturmanın sürdüğünü sözlerine ekledi.

SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, partisinin İzmit mitinginde yaptığı konuşmada, 29 Mart seçimlerinin Türkiye için dönüm noktası olduğunu, ‘Dubai Modeli’ ekonomik politikalarla milletin üçte birinin yoksullaştırıldığını ileri sürdü.

 Konuşmasında AKP’nin ‘Değişim’ vaadiyle göreve geldiğini, ancak değişimi de değiştirdiklerini kaydeden Kurtulmuş, “Siz değişimi de, insanı, emeği, adaleti, onuru, başörtüsünü, vicdanı da, sadakayı da ayağa düşürdünüz” dedi.

İzmit’te Parşembepazarı Meydanı’nda, Başbakan Erdoğan‘ın topladığı kadar kalabalık toplayan ve yaklaşık 25 bin kişiye hitap eden Numan Kurtulmuş saat 14.45’de konuşmaya başladı. Kurtulmuş konuşmaya başlamadan önce patlatılan havai fişeklerin parçaları üzerine gelmeye başlayınce partililer tarafından içeriye alındı. Kalabalığın sık sık ‘Başbakan Numan’ sloganlarıyla konuşmasını kestiği Numan Kurtulmuş 29 mart seçimlerinin Türkiye için dönüm noktası olduğunu, 8 yıldır uygulanan yanlış, hatalı, kasıtlı dışa bağımlı ekonomik politikaların memleketin büyük kesimini yoksullukla işssizlikle açlıkla karşı karşıya bıraktığını söyledi.

Türkiye’de ‘Dubai modeli’ ekonomik politika uygulandığını, Dubai ve Singapur modeli ile Türkiye’nin kalkınamayacağını, bu yüzden herkesin tezgahının dağıldığını, 8 yıl önce tarım ürünleri ihraç edilirken bugün şeker ve mercimeği dahi ithal eder hale getirildiğini, sanayinin durduğunu, fabrikaların çoğunluğunun işçileri kapının önüne koyduğunu, Temmuz ayından bu yana Türkiye’de 1 milyon 154 bin kişinin işssiz kaldığını ileri sürdü.

İŞSSİZLER ORDUSU

“Buradan el ele tutuşsa Hakkariye kadar uzanacak insan zinciri işssizleştirildi” diyen kurtulmuş, bugün halkın, mevcut belediye başkanlarının büyük çoğunluğundan yaka silktiğini, başkanların burunları kaf dağında dolaştıklarını belirterek, daha önce devletin 80 yıllık değerlerini Telekom’u, Tüpraş’ı, Çimento Fabrikalarını, et balık kombinalarını, Seka’yı satan hükümeti,n seçimlerden sonra da yerel yönetimlerin elindeki tüm şirketleri satmaya hazırlandığını iddia etti.

‘SOYSAL DEVLET SADAKA DAĞITMAZ’

İMF’ye bağlı politika ile Türkiye’nin bu hale getirildiğini ileri süren Numan Kurtulmuş şöyle konuştu:
“Başbakan’a sesleniyorum. Aslınıza dönün. Önünüzde iki yol vardır. Ya aslınıza döneceksiniz, ya da görevi aslına teslim edeceksiniz. Kömür, un yardımı. Harıl harıl yardım yapıyorsunuz elinize sağlık. Sadaka ekonomisi dendiği zaman ben de üzülüyorum. Bizim kültürümüz sadakayı çok koymetli bir sosyal yardımlaşma olarak bilir. Burda anlamadığımız bir şey var. Sadakayı devlet vermez. Ahmet bey Mehmet beye verir. Sağ elin verdiğini sol el görmez. Devlet kameralar önünde, vatandaşı kuyruklarda bekletip buzdolabı patates, şeker vermez. Sosyal devlet bunu yapmaz.”

‘HER ŞEYİ AYAĞA DÜŞÜRDÜNÜZ’

İktidarın milletten, değişim vaadiyle oy aldığını, ‘Çayınızın, simitinizin yanına bir de peynir koyacağız’ dediğini anlatan Kurtulmuş şöyle devam etti:
“Tüm sorunlarınızı çözeceğiz dediler. Elinizi vicdanınıza koyun. Size sesleniyorum. ‘Ben 8 yıl, 5 yıl öncesine oranla daha iyi durumdayım’ diyen var mı? Varsa üç-beş kişidir. Onlar da burada değildir zaten. Değişim değişim dediler, statükoya teslim oldular. Değişim vaadiyle meydanlara çıkıp oy topladılar. Ama 1970’lerin soğuk siyasetinin dilini kullanır hale geldiniz. Siz değişimi de, insanı da, ekmeği de, adaleti de ayağa düşürdürüz. Onuru da, başörtüsünü de, vicdanı da, sadakayı da ayağa düşürdünüz. Siz değişimi de değiştirdiniz.”
Numan Kurtulmuş yaklaşık 1.5 saat süren konuşmasının sonunda partililerele bugünden itibaren seçimler için daha fazla çalışmalarını tavsiye etti.

ABD’den şok İran açıklaması

ABD’nin, İran’ın atom bombası yapmak için yeterince malzemeye sahip olduğuna inandığı belirtildi.

ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Mike Mullen, CNN’de katıldığı bir programda, “İran’ın nükleer silah için yeteri malzemeye sahip olup olmadığına” ilişkin bir soruya, Tahran’ın atom bombası yapacağından “neredeyse emin oldukları” yanıtını verdi.

Washington yönetimi İran‘ın nükleer programının nihai amacının atom bombası yapmak olduğunu ileri sürerken, Tahran nükleer programının barışçıl amaçlı, sadece enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik olduğunu belirtiyor.

Sivasspor 111 gün sonra yenildi

Ligde ve kupada yaptığı son 16 resmi maçta yenilgi yüzü görmeyen Sivasspor, dün ligde Fenerbahçe’ye deplasmanda mağlup olarak 111 gün sonra sahadan yenik ayrıldı.

Ligin 10. haftasında 9 kasım 2008′de Antalyaspor’a deplasmanda 2-1 mağlup olduktan sonra 11′i ligde, 5′i ise kupada olmak üzere yaptığı son 16 resmi maçta yenilgi yüzü görmeyen Sivasspor, dün Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda Mehmet Yıldız ve Murat Sözgelmez’in attığı gollerle 2 kez öne geçtiği maçta, Uğur Boral (2), Semih Şentürk ve Diego Lugano’nun gollerine engel olamayarak Fenerbahçe‘ye 4-2 mağlup oldu.

Yiğidolar, böylece Antalyaspor mağlubiyetinin ardından tam 111 gün sonra sahadan yenik ayrılarak 16 maçlık yenilmezlik serisini Kadıköy’de noktaladı.

YİĞİDOLAR’IN YENİLMEZLİK SERİSİ

10. haftadaki Antalyaspor yenilgisinin ardından ligde Konyaspor, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Gaziantepspor, Hacettepe, Gençlerbirliği, Galatasaray, Kocaelispor ve Eskişehirspor’u yenen Sivasspor, Trabzonspor, Kayserispor ve Bursaspor ile berabere kalmıştı.

Fortis Türkiye Kupası’nda ise gruplarda Manisaspor ve Denizlispor’u yenip, Alanyaspor ile berabere kalan Yiğidolar, kupanın çeyrek finalinde Galatasaray ile yaptığı 2 karşılaşmanın 1′inden beraberlikle, diğerinden ise seri penaltı atışları sonucu galibiyetle ayrılmıştı.
Kırmızı-beyazlı ekip, 16 maçlık bu periyotta 11 galibiyet (1′i seri penaltı atışları sonucu), 5 de beraberlik elde etmişti

Es Es evinde yenilmiyor

Turkcell Süper Lig’de bu sezon sahasında 12 maç yapan Eskişehirspor, sadece ligin 11. haftasında karşılaştığı Ankaragücü’ne yenildi.

12 yıl aradan sonra Süper Lig’e yükselen kırmızı şimşekler, evinde yaptığı maçlarda iyi bir performans sergiledi.

Bu sezon sahasında sadece Ankaragücü’ne 3-1 yenilen Eskişehirspor, taraftarı önünde başka yenilgi görmedi. Sahasında Galatasaray‘ı 4-2 yenen Es-Es, Sivasspor ve Fenerbahçe ile 2-2 berabere kalarak zorlu rakiplerinden puan almasını bildi.

İç saha maçlarında 23 gol atıp kalesinde 15 gol gören Eskişehirspor, sahasındaki 12 maçta 21 puan toplayarak büyük bir başarıya imza attı.

Kırmızı şimşekler, evinde yaptığı 12 maçın 5′inde galip gelirken 6 maç berabere bitti. Eskişehirspor bu sezon ligde attığı 29 golün 23′ünü yine sahasında, taraftarı önünde attı. Bursaspor’u yenerek sadece bir deplasman galibiyeti bulunan Es-Es, deplasmanda sadece 6 gol atabildi.

Eskişehirspor, deplasmanda yaptığı 10 maçta 6 puan toplayabildi. Öte yandan kırmızı şimşekler, yaptığı 22 maçta 9 beraberlik alarak, Kayserispor ile birlikte ligin en fazla berabere kalan iki takımından biri oldu.

Bu sezon Süper Lig’de kalma mücadelesi veren Eskişehirspor, 22 maçta 27 puanla 10. sırasında bulunuyor.

Bodrum AKP’ye Rus gelin

AKP Bodrum İlçe Başkan Yardımcısı 41 yaşındaki Said Güllüoğlu, 2 yıl önce tanıştığı, Rusya’da yaşayan psikolog 35 yaşındaki Vera Miyakinina ile evlendi. Miyakinina’nın ailesi Rusya’da olduğu için Bodrum’da gerçekleştirilen nikah törenine katılamadı. Nikah, internet üzerinden, MSN aracılığıyla gelinin Rusya’daki ailesine de izletildi.

Kimya Mühendisi Said Güllüoğlu, 2 yıl önce Bodrum’a tatile gelen Rusya’nın Moskova kentinde yaşayan Vera Miyakinina ile ortak arkadaşları aracılığıyla tanıştı. Birbiriyle arkadaşlığı sürdüren ikili evlenmeye karar verdi. İlçe Nüfus Müdürü Gazi Kıran’ın kıydığı nikahta, çiftin şahitliğini damadın dayısı Şehabettin Hartevioğlu ve amcası Abdülkadir Güllüoğlu yaptı. Nikah törenine AKP İlçe Başkanı Yılmaz Algül ve az sayıda konuk katıldı. Bodrum Belediyesi Meclis Salonu ve Sanat Galerisi’nde düzenlenen nikah töreninde çifti Güllüoğlu’nun akrabaları ve arkadaşları yalnız bırakmadı. Miyakinina’nın ailesi ise Moskova’da oldukları için nikah törenine katılamadı. Çiftin arkadaşları sürpriz yaparak, nikahı internetten MSN aracılığıyla canlı olarak gelinin Rusya’daki ailesine de izletti. Çiftin balayını ise yoğun seçim çalışmaları nedeniyle ertelediği belirtildi. Said Güllüoğlu, “2 yıl önce Vera Bodrum’a tatil için geldiğinde tanıştık. Arkadaşlığımız kısa sürede aşka dönüştü. Birbirimizden ayrılamayacağımızı anlayınca evlenmeye karar verdik. Eşimi Bodrum’a yerleşme konusunda biraz zor ikna ettim. Bodrum’da yaşayacağız, eşim Türkçe öğrendikten sonra Bodrum’da da çalışmaya başlayacak” diye konuştu.

Vera Miyakinina ise “Hayatımın aşkını Bodrum’da buldum. Tatil için geldiğim kentte hem Bodrum’a hem de eşime aşık olarak çifte aşk yaşadım. Artık Sait’den de Bodrum’dan da ayrılmam” dedi.

Güllüoğlu çifti bu mutluluklarını, Marina Vista Otel’de düzenlenen sade bir düğünle kutladı. Çift, Gipsy Kings’in ‘No Volvere’ adlı şarkısı eşliğinde ilk danslarını yaptı.

Eski Gönderiler »